Fotoğraf Galerisi
Orion Avcı Bulutsusu
Orion Avcı Bulutsusu
Tüm Fotoğraflar

Anket
Günün Sorusu
Sizce Ufo'lar Gerçek mi
 
   
Sayaç
Online : 57
Toplam : 85
Ziyaretçi
 

Ufolarla Karşılaşma Olaylarının Psikolojik Yönü...

Ufo'larla Karşılaşma Olaylarının Psikolojik Yönü...


Kamuoyunun UFO’lara gösterdiği ilgi sadece bu konu üzerine yapılmış pek çok yayınla değil, özellikle Gallup şirketince son 25 yılda yürütülmüş açıklayıcı araştırmalarla da belgelenebilir. Bu ilgi, basit bir spekülasyona veya bilim kurguya değil evren hakkındaki bilimsel bilginin artmasına bağlıdır. Her ne kadar evrenin başka bir yerinde de hayatın olduğu henüz kanıtlanmış olmasa da, bir gün başka gezegenlerde akıllı canlıların olduğunun keşfedilmesi olasılığı inanılmaz gözükmemektedir. Yine diğer gezegenlerde akıllı varlıkların bulunması olasılığı bir spekülasyon malzemesi olarak kalsa da, tamamen ihmal edilemeyecek bir seçenektir. Benzer şekilde, evrenin bir başka köşesindeki akıllı varlıkların bizim gezegenimizin yerini tespit edip, buraya geldikleri olasılığı biraz uzak gözükse de, tamamen göz ardı edilemez. Gallup’un yaptığı ve UFO’ların gerçekten var olup olmadıklarını sorusunu konu alan üç büyük araştırmada Amerikan halkının % 50’sinin başka yerlerde akıllı varlıklar olduğunu düşündüğü, ama % 10-12 kadarının bir uçan daire gördüğünü iddia ettiği sonucu ortaya çıkmıştır. Gallup’un yaptığı bu üç Araştırmaya katılanlara sorulan sorulardan biri de UFO’ların gerçekten var olduklarını düşünüp düşünmedikleriydi. Cevap verenlerin neredeyse yarısı, uçan dairelerin gerçek olduğuna inanıyordu.


UFO’ların gerçek mi yoksa insanların hayal güçlerinin bir ürünü mü olduğu sorusu aslında psikolojiyi ilgilendiren bir konudur. İnsanların sadece % 12’sinin UFO ile ilgili bir deneyim yaşadıklarını iddia ettiklerini ve UFO görme olaylarının büyük çoğunluğunun doğal olaylardan kaynaklandığının kanıtlandığını göz önünde tutarsak, psikologların, UFO deneyiminde ne tür bir psikolojik sürecin işe yarayacağını sormaları gerekir. Niçin bazı insanlar, herhangi bir türde UFO veya uzaylılarla herhangi türde bir karşılaşma yaşarken insanların geri kalanı ve çoğunluğu böyle bir karşılaşma yaşamamaktadır?

UFO Olaylarıyla İlgili Psikolojik Teoriler

Psikologların, UFO görme ve UFO’lara inanma vakalarını incelerken karşılaştıkları zorluklardan biri de, inanılan nesneyi inceleyememeleridir. Bunun sonucunda da UFO ve uzaylılarla bağlantı kurulmasına dair raporlar, bağlantı kuranlar hakkında uçan dairelerden daha fazla şey söyler. Bundan dolayı psikolojik araştırmalar, kaçırılanların zihinsel ve psikolojik durumları ile UFO inanışlarının ve deneyimlerinin, uzaylılar ve uzaylıların gemileriyle karşılaştıklarını bildiren kişilerin üzerinde bıraktıkları olumlu ve/veya olumsuz etkiler üzerinde odaklanır. Her ne kadar çoğu psikolog ve psikiyatr, UFO gördüklerini ve özellikle de kaçırıldıklarını iddia edenleri pek normal olmayan kişiler olarak görme eğilimindeyse de, psikolojik literatürde hâkim olan iki esas yaklaşım vardır. Bunlardan biri, UFO deneyimlerini herhangi bir ciddi patolojiden bağımsız görür ve bu tür deneyimlerin olumlu işlevleri olduğunu önerir. Diğeri ise, bu tür deneyimleri belli bir patolojinin belirtisi olarak görür ve UFO’larla bağlantı kurulduğuna dair inanışları teşvik etmenin veya uzaylılarla bağlantı kuranların iddialarını desteklemenin, terapi görmesi gereken kişiler üzerinde olumsuz psikolojik etkileri olmadığını düşünür. Bu işlevler, UFO’larla karşılaşma iddialarının yapısı hakkındaki bazı teoriler çerçevesinde tartışılır. Psikoloji literatüründe bulunan en yaygın teorilerden üçü şunlardır: 

(1) UFO’lar aslında efsane veya halk hikâyeleridir; 

(2) UFO’lar kişinin hüsnü kuruntusudur, fantezi düşkünlüğü veya yanılsama olarak yorumlanabilir; 

(3) UFO’larla karşılaşmak, aslında insanın algılayışında meydana gelen bir yanılsamadır, sayısız nedenlerden dolayı doğal bir olayın yanlış yorumlanmasıyla açıklanabilir.

UFO’lar, Efsane veya Halk Hikâyeleri mi?

UFO araştırmasındaki yaygın yaklaşımlardan biri de, UFO’ları evren hakkındaki çağdaş bilimsel bilgiyi tasvir eden efsaneler veya geleneksel halk hikâyelerinde pek çok benzerleri bulunan halk hikâyeleri olarak yorumlar. Genel olarak psikolojideki anlayış, “efsaneler, insan davranışına dair anlayışımızı zenginleştiren ve psikolojik teorinin değerini artıran yararlı kaynak malzemelerdir çünkü esrarengiz olanın içine girer ve bizim efsane anlayışımızı arttırır,”(Zaslow 1994, s. 448) cümlesiyle özetlenebilir. Sigmund Freud’un etkisi altındaki pek çok psikolog, özellikle de psikanalizci, bilinçaltının anlaşılmasının anahtarı olarak efsanelerin araştırılmasıyla ilgilenmiştir. Bunun tipik örnekleri olan Oedipus ve Medusa efsaneleri, Freud’un Oedipus kompleksi veya Zaslow’un bağımlılık teorisinin ışığında yorumlanmışlar ve bu efsaneler, insan nevrozunun ifadeleri olarak değerlendirilmiştir.


Efsane için en gelişmiş psikolojik açıklama Cari Jung dan gelmiştir. Jung, mitolojik hikâyeleri, miras kalmış, evrensel sembolizm ve arketipleri ifade eden ortak bilinçaltının bir parçası olarak görür, bu arketiplerin de insan davranışını anlamamıza yardım edeceğini savunur.
Jung, araştırmasına UFO’ların modern çağdan önceki kısa tarihi vererek başlar, ardından konuyu üç başlık altında inceler:

(a) UFO’lar dedikodu yani psişik ürünler midir? 

(b) Rüyalardaki UFO’lar; 

(c) Modern resimde UFO’lar. 

Jung’a göre, UFO görüldüğüne ve uzaylılarla bağlantı kurulduğuna dair hikâyeler önemlidir çünkü insanın bazı temel psişik ihtiyaçlarının veya ortak olarak hissedilen tehlikenin belirtileridir. Bilinçaltının izdüşümleridir. UFO’lar, modern, teknolojik bir şekil içinde düzeni, kurtuluşu ve bütünlüğü ifade eden arketipsel imajlardır (tıpkı eril-dişil antitezi ve insanların mutluluğun olduğunu düşündükleri göksel âlem ile sıradan dünyaları arasındaki karşıtlık gibi).

Rüyalarda görülen UFO’lar da bilinçaltı ile ilişkilidir, yaygın bir endişe ve güvensizlik duygusunu tasvir eder. Modern resimde görülen UFO’lar, çağın hâkim eğilimlerini, evrensel korku ve endişe ile şifa bulma ve bütünlüğe ulaşma ihtiyacını ifade eder. Jung ise psikolojik açıklamaların yeterli olmadığını belirtir. UFO’lar, psikolojik iz düşümlere neden olmasalar da bu izdüşümlerin ortaya çıkmalarına vesile olur. UFO’larla karşılaşma iddialarını psikoloji açısından yorumlamanın zorluklarının farkında olan bazı yazarlar, uçan daireler efsanesinin kökenini açıklamak için sosyal ve psikolojik yaklaşımları bir arada kullanmayı denemiştir.

UFO görme ve uzaylılarca kaçırılma hikâyelerini içeren UFO’larla yakın ilişki kurma iddiaları, halkbilimin bakış açısından da incelenmiştir. Örneğin, yüzlerce hikâyeyi ve UFO görüldüğüne dair 1947’den bu yana verilen raporları inceleyen Thomas Bullard, bunları bilimsel bir dille ifade edilmiş geleneksel halk hikâyelerinin içeriğine sahip olduklarını düşünmektedir. Bullard, modern UFO’ları Antik, Orta Çağ, Re formasyon  ve On dokuzuncu yüzyıl çerçevesinde benzer olaylarla karşılaştırmış ve günümüzdeki UFO’lara şahit olma ve uzaylılarla bağlantı kurma iddialarının, uzun bir halk bilimi geleneğinin parçası oldukları sonucu varmıştır. Modern UFO olayının tiplendirmesini geliştirerek, UFO’lara tanık olma olaylarını benzer halk hikâyeleriyle ilişkilendirmiştir. Örneğin bir UFO tarafından durdurulan araç hikâyesi, bir atın önünü kesen hayaleti anlatan hikâyeyle benzerlik gösterir. Temel fark ise, UFO hikâyelerinin, modern bilim ve teknolojiyle uyum göstermesidir. UFO’lar tarafından kaçırılma hikâyeleri “doğaüstü kaçırılma geleneğinin içeriğini günceller ve bu hikâyelerin işlevlerini üstlenir.” Burada önemli olan, raporların yapısı değil, anlatım, şekil, içerik açısından, doğaüstü olanla karşılaşmayı konu eden benzer hikâyelerle olan ilişkileridir. Bu yaklaşım, UFO’ların, ampirik olarak kanıtlanabilir bazı deneyimlere dayansalar bile nesnel olaylar olmadıklarını, bundan dolayı da bazı psikolojik ve sosyolojik yorumlara ihtiyaç duyulduğunu varsayar. Kaçırılma hikâyelerinin halkbiliminde uzun bir tarihi olduğuna dair görüş Jacques Vallee tarafından da yinelemiştir; Vallee, uzaylıların bazen “periler” veya “tanrılar” olarak adlandırıldıklarını belirtir.


UFO’ların birer efsane veya halk hikâyesi olarak görülüp araştırılması, asıl dikkatin uzaylıların kültürü ve işgalciler hakkında bilgi edinmekten, bu hikâyelerin bizler ve kültürümüz hakkında bize ne söylediklerini anlamaya doğru kayması demektir. Bundan dolayı da, yakın zamanda Roswell UFO olayını inceleyen antropolojik bir araştırma, bu efsanenin nasıl ortaya çıktığını, niçin bazı insanların bu hikâyenin güvenilir ve gerçek olduğunu düşündüklerini, ayrıca günümüzün Batı kültürü hakkında ne öğrenilebileceğini anlamayı amaçlamıştır. Psikologlar, Roswell efsanesinin araştırılmasının, insan zihninin işleyişi, bu hikâyenin ortaya çıkışı ve korunmasına katkıda bulunan duygusal yapı hakkında bir şeyler öğrenmemizi sağlayacağını da belirtmektedirler.


UFO’lar, Hüsnükuruntu mu veya Fantezi Merakının Sonucu mu?

UFO deneyimlerine dair bir başka yorum da bunları bir tür hüsnükuruntu olarak görmektir. Bu deneyimlere, özellikle fanteziye düşkün olanlar  ve sanrılar görenler arasında rastlanır. Newman ve Baumeister, tıpkı mazoşist fanteziler gibi UFO’larca kaçırılma hikâyelerinin de, “ortak bir kaynaktan, kişinin kaçma ihtiyacından ortaya çıktığı” düşüncesini benimsemişlerdir. Hem mazoşist fanteziler hem de UFO’larca kaçırılma fantezileri, modern çağda kişiliğin oluşmasıyla bağlantılı olan yoğun istekler ve gerilimlerden kaynaklanıyor olabilir.

Onlara göre UFO’larca kaçırılma hikâyeleri sahte anılardır, genellikle hipnozun etkisi altında uydurulurlar. Kaçırılmaya dair anılar, “kişinin saygı duyulma ve kontrol etme ihtiyacı gibi en çok sorumluluk hissettiği durumların farkındalığından kaçma amacını ifade eder.” Newman ve Baumeister, UFO’lara dair deneyimlerin bilinçli aldatmacalar olmadıklarını ve bu tür olayları bildiren kişilerin zihinlerinde bir rahatsızlık olmadığını belirtirken, “UFO’larca kaçırılan birinin anıları, daha önceden UFO’lara ilgisi olan bu kişinin alışılmadık bir deneyim, duygu veya sanrı yaratıcı bir etki yaşamasıyla başlar. O da bu etkileri (genellikle bir hipnozcunun yardımıyla), kendi gizli mazoşist fantezilerini tasvir ederek geliştirir”, demişlerdir. Bir patolojinin işareti olabilecek fantezi merakı,
UFO’larla ilgili olarak yaşanan deneyimler, özellikle uzaylılarca kaçırılmalar için yapılan yaygın açıklamalardır. Sapnos, Cross, Dickson ve Dubreuil, UFO’lara dair yaşanan deneyimlerin yoğunluğu ile fanteziye ve   alışılmadık duysal deneyimlere olan eğilimi gösteren kayıtlar arasında belirgin bir ilişki olduğunu bulmuşlardır. Bundan dolayı da UFO’larla  karşılaşıldığının hatırlanması, günümüzün beklentileri ve inançları doğrultusunda yeniden yapılandırılmış ve organize edilmiş” bir belleğin  ürünüdür.

Pek çok psikolog, bu görüşü dikkate almış ve hem fanteziye düşkün  olmayı hem de hipnozun etkisini ciddi biçimde sorgulamaya başlamıştır. Örneğin Banaji, Newman ve Baumeister’in mazoşist davranışı temel alarak yaptıkları karşılaştırmanın deneysel kanıtlarla desteklenmediği kanısındadır. Önerilen hipotez, bunun yerine insanların anormal deneyimleri açıklama ve bu deneyimlerin hayal ürünü olmadıkları sonucuna varmaya dair duydukları ihtiyacın üzerinde durur. Bazıları ise UFO’lara inanmayı boş inançların arasına katmakta ve bunların en azından kısmen uyku bozukluğunun sonucu olduklarını düşünmektedir. Ama olumlu işlevleri olan bu inanışlar, ne bir patolojinin işaretidir ne de fantezi merakından dolayı ortaya çıkmıştır. Bazıları, kaçırılma deneyimlerini “yanlış bilgilenme etkisi” ile açıklamaya çalışmaktadır. Diğer bir deyişle, kaçırılanlar, hikayelerini uykuya bağlı sanrı görme, kabuslar, basının dikkatini çekmek ve hipnozda önerme gibi farklı kaynakların etkisiyle yaratırlar. Kenneth Ring, bu görüşü biraz değiştirmiş ve kaçırılanların ortalama bir insandan daha fazla fantezi düşkünü olmadıklarını, ama “uzaylılarla karşılaşmaya eğilimli kişilikleri” olduğunu ve mistik veya vizyona dayalı deneyimler yaşayan kişilere benzediklerini öne sürmüştür.


UFO’larla ilgili veya derin dinsel deneyimler yaşayan kişiler, bilincin değişen aşamalarına girmeyi becerebilmekte ve Ring Labels’in “hayali âlem” diye adlandırdığı bir “başka gerçeklikle” bağlantı kurabilmektedir. Kaçırılanlar, herkese açık olmayan ve deneysel araştırma yapılamayacak hayali âlemden gelen yaratıkları görebilen kişilerdir.
Fanteziye duyulan eğilimi sorgulayan başka psikologlar da vardır. Örneğin hem Basterfield hem de Powers, fantezi eğiliminin bazı bireysel vakaları açıklayabileceğini ama çoğu kaçırılma hikâyesinde bu açıklamanın geçerli olamayacağını düşünmektedir. Bir kısım psikoloğa göreyse, kaçırılma hikâyeleri yoğun hipnoza maruz kalmakla açıklanamaz.

Jacobs, fanteziye eğilim gösterme ve hipnoza maruz kalmak da dahil olmak üzere psikolojinin önerdiği tüm teorileri reddeder, çünkü kaçırılanlar, olaylar hakkındaki korkutucu ve hiç yaşamamış olmayı istedikleri deneyimlerini ayrıntılı olarak anlatmaktadırlar. Jacobs’a göre, kimse kaçırılmak ve uzaylıların üzerinde deney yapması gibi kötü bir deneyimi yaratmaya Veya böyle bir fantezi kurmaya çalışmaz. Bundan dolayı da Jacobs, bu hikâyelerin gerçekten de uzaylılarca kaçırılma olaylarına dayandığını düşünür. Aynı görüş, hastalarının anlatmış olduğu kaçırılma hikâyelerinin psikiyatrik olarak açıklanamayacağını öne süren John Mack tarafından, daha da güçlü bir şekilde ifade edilmiştir.Kaçırılma deneyimi yaşamış kişilerle yaptığı görüşmelerden dolayı, bu kişilerin yaşadıkları deneyimin gerçek olduğunu ve hastalarının terapi görmeleri gerektiğini, uzaylılarla olan korkutucu bir yakınlaşmanın travma dolu sonuçlarından dolayı acı çektiklerini varsaymıştır. Diğer deyişle, kendi psikelerinden değil dış bir kaynaktan dolayı bu travmaları yaşamışlardır: 
Bu deneyimi yaşayanların, başlarına geldiğini söyledikleri şeyin gerçekten olduğu dışında bir sonuca varmak için bir neden göremiyorum. Daha sağlam kanıtların yokluğunda elimizdeki en değerli bilgi olan deneysel veri, kaçırılanların kendilerini hem fiziksel hem de psikolojik olarak etkileyen bir tür zeki uzaylı tarafından ziyaret edildiklerine işaret etmektedir.

Çoğu psikolog, Mack’in bu varsayımlarına katılmaz, ayrıca sadece deneyle kanıtlanmış olayları bildirdiklerini iddia eden Bud Hopkins ve Whitley Strieber gibi popüler yazarların iddialarını da kabul etmez.Son araştırmalara göre her ne kadar pek çok psikolog ve psikiyatr, UFO’larla karşılaşma iddialarının çoğunun bir patolojinin kanıtı olmadığını kabul etmeye istekli olsa da, UFO deneyimlerinin nedenlerinin psikolojik olarak açıklanabileceğine inanmaktadır.

UFO'lar ve İnsan Algılayışı

UFO’ları açıklamak için sıkça kullanılan teorilerden biri de bunların yanlış algılamanın sonuçları olduklarıdır. Diğer deyişle bu deneyimler tamamen veya kısmen özneldir, ya birer sanrıdır ya da psikolojik olarak ciddi biçimde rahatsız şahitlerin uydurmalarıdır. Evans, UFO deneyimlerinin sanrılarla ilişkili yapısına örnek olarak siyahlı adamları (Men in Black-MIB) vermiştir. Uzaylıların görülmesini, Meryem Ana’nın, hayaletlerin ya da ruhların görülmesiyle karşılaştırarak hepsinin “algılayan kişinin kişisel korkularının sonucu olarak ortaya çıktıklarını ve CIA veya başka örgütlerle ilgili olarak daha önceden sahip olduğu düşünceler çerçevesinde belirli bir şekle sokuldukları” sonucuna varmıştır. Bu, böyle bir olaya şahit olduklarını iddia eden kişilerin, bilinçli olarak UFO’larla karşılaşma öyküleri uydurdukları anlamına gelmez. Ama bağlantı kuranların korkularının bir tür paranoya olarak görülebileceği ve patolojik bir sorunları olduğu anlamına gelebilir. Bartholomew ise çok daha olumsuz görüşlerde bulunmuştur ve UFO deneyimlerinin bazılarını “kitlesel psikojenik rahatsızlık ve sosyal hayal” olarak niteler.
Bir diğer görüş ise bağlantı kuran kişilerin belirleyici bir unsurla karşılaşmış olmalarıdır. Kısacası bağlantı kuranlar, alışılmadık veya nadir görülen fiziksel bir olayı görürler ama bilinçsizce bunu çarpıtırlar, UFO’lar hakkındaki kültürel altyapıları ve bildikleri, algılayışlarını etkileyip belirler.

Yukarıda yazılanlar hakkında en gelişmiş ve ilginç teorilerden biri de Michael Persingerin ve arkadaşlarının öne sürdüğü Tektonik Gerilim Teorisidir (TGT). 

Persinger, UFO’ların bir tür “anormal parlak olay” (ÂPO) olduğunu düşünmüş ve bilimsel olarak denenebilecek tek hipotez olduğunu iddia ettiği Tektonik Gerilim Teorisini ortaya atmıştır; bu teoriye göre “çoğu UFO olayı (açıkça yanlış gözlemden kaynaklanmayanlar), Dünya’nın kabuğundaki gerilim ve gerilmeden kaynaklanan doğal olaylardır”. Diğer deyişle UFO oldukları sanılan ışıklar, aslında Dünya’daki gerilimden kaynaklanmıştır, bundan dolayı da pek çok kereler depremlerden önce UFO görüldüğü rapor edilmiştir. Son 40 yılda yapılan araştırmalar bu teoriyi destekleyecek sayısız veri sağlamıştır ama Persinger, TGT’nin belli sınırları olduğunu ve kesin bir sonuç vermediğinin de altını çizer.

Persinger ve arkadaşları, UFO gördüğünü ve uzaylılarla karşılaştıklarını iddia edenlerin zihinsel ve/veya duygusal durumları üzerinde derinlemesine bir inceleme yapmamıştır. Ama öne sürdükleri teori, parlak cisimleri UFO’lar olarak yorumlayan kişilerin bu yorumlarının doğru olmadığı görüşünü onaylamaktadır. Parlak nesnelerin, uçan daireler oldukları sanılmış ve böyle algılayanların zihinlerinde olay daha da süslenmiştir. Bundan dolayı UFO görüldüğü iddialarını bazı fiziksel olaylar tetiklemiş olsa da, bu iddialar, bazı sosyal ve fiziksel etkenlerin neden olduğu bir tür yanlış algılamanın sonucudur. TGT’ye göre, UFO görülmesi iddiaları hüsnükuruntu değil, tamamen insan zihninin ürettiği bir durumdur. UFO’lar, ne yanılsama dolu vizyonlardır ne de bunları gören insanların kişisel sorunlarının belirtileridir. Gözlemlenebilir olaylardan yani parlak ışıklardan kaynaklanırlar. Bunları gören kişilerin inançları ise bu ışıklan uzay gemilerine dönüştürür.

Persinger, üçüncü ve dördüncü türden yakın ilişkiler (bağlantı kurma ve kaçırılma) konusunda da “bunlar TGT’nin doğrulanmasında önemli değildir” der. Bu tür deneyimleri mistik ve kozmik deneyimlerle karşılaştırır ve bunların endişe, depresyon ve bölünmüşlük duygusundan kaynaklansalar bile normal olduklarını söyler. Hatta bunların, kişinin kendini algılayışının değişmesi ve amaç duygusunun güçlenmesi gibi olumlu işlevleri olduğunu bile söyler. Dahası, bağlantı kurma ve kaçırılma raporları, beynin temporal loblarının faaliyetlerinin artmasıyla ilgilidir. Persinger, bir kez daha bu artışı normal görür; hem yaratıcılığı hem de etki altında kalmayı artırmaktadır. Artan bir psikiyatrik bozukluğun işareti değildir.

UFO Deneyimleri, Özellikle de Kaçırılma Deneyimleri bir Psikopatoloji İşareti mi?

Pek çok psikoloğa göre son araştırmalardan çıkan sonuç, UFO’larla ilgili olarak kaçırılma gibi deneyimler yaşayanların bir kural olarak ortalama, sıradan insanlar oldukları, bir patoloji göstermedikleri ve bundan dolayı da bazıları kişilik rahatsızlığı, orta şiddette paranoya ya da bazı çözülmemiş kişilik sorunları yaşamış olsa da paranoyak veya şizofren olarak sınıflandırılamayacaklardır. Rodeghier, kaçırılanların fantezi düşkünü olmadıkları, yoğun bir hipnoza maruz kaldıklarına dair işaret bulunmadığı, normal kişiler oldukları ve psikopatolojik işaretler göstermedikleri görüşündedir.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde düzenlenen Kaçırılma Araştırma Konferansı’na katılanların çoğu bu görüşü destekler. Bu toplantıda birkaç istisna dışında ortaya çıkan ortak görüş, kaçırılma deneyimlerinin hayali durumlar olmadıkları ve kaçırılanların fantezi kurmaya eğilimlerinin ortalama insandan daha fazla olmadığıdır. Bundan dolayı da her ne kadar bazıları, travma sonrası gerilim yaşamış olsa da UFO deneyimleri, psikopatolojinin ürünleri değildir. Örneğin Boylan, “uzaylılarla yakın ilişki sendromu” adıyla yeni bir kategorinin dahil edilmesini önermiş ve tedavi gerektirebilecek sekiz klinik özellik saymıştır. 
Newman ve Baumeister ise, UFO’larca kaçırılma raporlarının bilinçli olarak üretilmiş şeyler veya zihinsel olarak rahatsız kişilerin uydurdukları hikâyeler olmadıkları görüşünü sunmuşlardır. UFO’larca kaçırılma anılarının ardında yatan kavrama sürecinin, sahte anıların doğuşu hakkında bilinenleri doğruladığını, kişisel farkındalıktan kaçma ihtiyacını ve kimlik kaybını içerdiğini önermişlerdir. Kişisel farkındalıktan kaçış ve kimlik kaybı ise güdülenmiş davranış ve fanteziye ilişkin çeşitli alanlarda, özellikle de UFO’larca kaçırılma deneyimine yakından benzeyen cinsel mazoşizmde kendini gösterir.


Bazı araştırmacılar, UFO’larla ilgili bir deneyim yaşadığını bildirenlerin kişilik portrelerini çıkarmayı denemişlerdir. Parnell ve Sprinkle, 200’den fazla kişiye “Minnesota çok yönlü kişilik envanteri” ni uygulamış ve bu kişilerde psikopatolojik bir belirti olmadığı sonucuna varmışlardır. Bununla birlikte “uzaylılarla iletişim kurduklarını iddia eden katılımcılarda bilinen duyguları, düşünceleri ve tutumları desteklemeye, şüpheci ve güvensiz olmaya, yaratıcı, ve geniş bir hayal gücüne sahip olmaya büyük bir eğilim vardır veya olasılıkla şizofren eğilimlidirler.”

Çoğu psikolog ve psikiyatr, UFO deneyimlerini, psikozlu veya bölünmüşlük duygusu, ikili delilik ve Munchausen sendromu gibi bir patolojinin sonucu olarak kabul eder. Bazıları, bu tür deneyimlerin, kitlesel histerinin örnekleri olduğunu iddia eder. Sonuç olarak UFO gördüklerini, onlarla bağlantı kurduklarını ve özellikle kaçırıldıklarını iddia edenler, gerçekte kaçırılmadıklarını ve uzaylılarla karşılaşmadıklarını anlamalarını sağlayacak bir terapiye ihtiyaç duymaktadır.


Uzaylılarla Bağlantı Kuranlara Terapi Yapılması

UFO’larla karşılaşma deneyimlerinin araştırılmasında sık sık sorulan sorulardan biri de, bu durumun terapi görülmesini gerektiren psikolojik bir rahatsızlığın belirtisi olup olmadığıdır. UFO’larla karşılaşmayla ilgili teorilerden hangisini kabul edersek edelim, UFO deneyimlerinin çoğunun, özellikle de kaçırılan kişilerin yaşadıklarının, bu kişilerde ciddi sorunlara ve travma sonrası gerilime bağlı rahatsızlıklara yol açtığında ve bunların terapi gerektirdiğinde fikir birliğine varılmıştır. Önerilen terapi ise aşağıda verilen teorik varsayımlara dayanır.



İlki, UFO’ların var olmadıkları ve bunlarla sürekli olarak karşılaşan kişilerde ciddi bir patoloji belirtisi olduğudur. Bazıları (örneğin Klass, 1989), uzaylılarca kaçırıldıklarını iddia edenlerin, aslında dikkat çekme peşinde olduklarını iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Bazıları ise kriptomnezia (zihinde beliren ne oldukları bilinmeyen ama gerçekten yaşanmış oldukları sanılan anılara dair görüntüler), hypnagojia (kişinin uyku sırasında geçirdiği deneyimler) ve sanrı görmek gibi diğer anormallikleri dikkate almaktadır. Diğer bir deyişle, uzaylılarla karşılaşmak, UFO deneyiminden önceki bir patolojinin işareti olduğu için bu tür iddialar ciddi zihinsel ve psikolojik zayıflığın ve hastalığın belirtisinden başka bir şey değildir. Bundan dolayı da patoloji, UFO görüldüğünün sanılması ve iddia edilmesinden önce oluşmuştur ve UFO’larla karşılaşanların veya uzaylılarca kaçırılanların DSM IV’de (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders - Zihinsel Rahatsızlıklar için Tanı ve İstatistik Kılavuzu) anlatılan bir terapinin uygulanarak tedavi edilmeleri gerekir.

İkincisi, uzaylılarca kaçırılma da dahil olmak üzere UFO’larla ilgili deneyimlerinden söz edenlerin, doğruyu söylediklerini varsayar. Gerçekten UFO’larla karşılaşmanın neden olduğu travma ise, genellikle tedavi gerektiren patolojik belirtiler yaratır. Bu durumda UFO’larla karşılaşmak, patolojiden önce gelir. Patolojinin sonucundan çok nedenidir. Uzaylılar tarafından kaçırılanlar, benzeri olmayan tipte bir zihinsel ve/veya psikolojik sorun yaşadıklarından dolayı özel olarak geliştirilmiş “uzaylılarca kaçırılanlara yönelik terapi” uygulanmalıdır.

John Mack, belki de bu görüşün en tanınan yandaşıdır. Mack, tartışmalar yaratan, UFO’larla ilişkili deneyimler yaşadıklarını ve uzaylılarca kaçırıldıklarını iddia edenlerin tedavisine dair yorumlarını açıklayan Abduction: Human Encounters with Aliens’de (Kaçırılma: İnsanın Uzaylılarla Karşılaşması) isimli kitabında, uzaylılarca kaçırılanlarda görülen ve çocukken cinsel tacize uğramış veya cinsel anlamda suistimal edilmiş ya da satanist ayinlerinde suistimal edilmiş kişilerdekiyle benzerlik gösteren belirtileri tanımlamış, özellikle uzaylılarca kaçırılmanın sonucunda ortaya çıkan bazı belirtileri sıralamıştır.Ama UFO’larla karşılaşmanın neden olduğu sorunların tamamen kendilerine özgü olmalarına ve daha yaygın olarak bilinen psikolojik rahatsızlıklarla aralarında bulunan benzerliklere rağmen, farklı bir şekilde tedavi edilmeleri gerektiğinde ısrar etmiştir. 

Mack, hayal veya sanrı görüldüğüne dair açıklamayı reddeder. Uzaylılarca kaçırılmayı içeren anıların, temporal lobun epilepsisinin veya bir tür bölünmenin sonucu olduğunu öne süren teorileri tatmin edici bulmaz. Bu anıların, çocukken cinsel suistimale uğramaktan veya satanist ayinlerinde suistimal edilmekten kaynaklanmadığını düşünür. Yukarıda sözü geçen teorilerin hiçbiri tarafından açıklanmayan ve aşağıda verilen beş maddeyi sıralamıştır:

1-ABD’nin her yanındaki kaçırılanların verdikleri raporlar, bu kişiler arasında bir bağlantı olmamasına rağmen birbirleri ile son derece tutarlılık göstermektedir.

2-Kaçırılma deneyimine eşlik eden önemli fiziksel işaretler vardır.

3-Kaçırılma olayları, yukarıda verilmiş psişik belirtileri geliştiremeyecek kadar küçük çocuklarca bildirilmiştir.

4-Her ne kadar kaçırılan herkes, kendisini alıp götüren bir UFO görmese de, olayın bütününde kaçırılanların veya diğer şahitlerin bilinmeyen uçan nesnelere tanık olmalarıyla sürekli bir ilişki kurulmaktadır.

5-Kaçırılanların psikiyatrik değerlendirmesi ve psikolojik araştırmalar -bunların arasında benim yaptığım bazı araştırmalar da vardır- tutarlı bir psikopatoloji belirlemeyi başaramamıştır...

Mack, kendi terapi tarzını, hipnozun yaygın olarak kullanıldığı “geçmiş yaşam terapisi” veya “anıları canlandırma terapisinden almıştır. Bu iddiaya göre kaçırılma deneyimi o kadar travma yaratıcıdır ki, bastırılmıştır ve hastayı tedavi etmenin tek yolu, onun UFO deneyiminin aslını hatırlamasına yardım etmektir. Bu yaklaşım özellikle:

(a) UFO deneyimlerinin, fiziksel suistimal kadar gerçek ve belgelenir oldukları iddiası; (b) geçmiş anıları ortaya çıkarmak için hipnozun kullanılması hakkında pek çok tartışmaya yol açmıştır.

Üçüncü bir yaklaşım ise yukarıda verilen her iki teoride de kusur bularak agnostik/bilinemezci bir yaklaşımı savunur.

UFO’ların gerçekten var olup olmadıkları ve UFO deneyimlerinin bir patolojinin bir sonucu, nedeni olup olmadığı konularından uzak durur. Bu deneyimleri yaşamış olmanın zihinsel bir rahatsızlığa işaret etmesi şart değildir ama bu deneyimler, artan endişe, korku ve çaresizlik duygusu gibi bazı patolojik belirtilere neden olabilir. Psikologlar ve psikiyatrlar, UFO’larla ilişkili deneyimlerin gerçekten yaşandığının deneylerle kanıtlandığını varsaymadan veya bunu reddetmeden, danışma ve terapi seanslarında bu semptomlarla başa çıkmak için gerekli eğitime sahiptir.

Sonuç

Psikolojinin ana görevi, UFO’larla ve uzaylılarla yaşandığı ileri sürülen karşılaşmaların, gerçekten diğer galaksilerden dünyamıza yapılan ziyaretlerin sonucu olup olmadıklarını belirlemek değildir. Psikologlar ve psikiyatrlar bunun yerine, bu deneyimlerin zihinsel, psikolojik ve soysal işlevlerinde olumsuz bir etki yarattığı kişilere yardım etmekle ilgilenirler. Mack ve Jacobs gibi bazı psikologların, UFO’larla karşılaşmaların ve kaçırılmaların nesnel oldukları üzerinde ısrar etmeleri, kimi zaman tartışmanın yönünü psikolojik konulardan terapi için gelen kişilerde görülen hasara çevirmiştir.

Mack ve onunla aynı fikirde olan birkaç psikolog ve psikiyatr, UFO ile karşılaşma olaylarının nesnel açıdan ne kadar gerçek olduklarını tartışmayı gerekli bulmaktadır. Ama öne sürdükleri savlar, terapistlerin ve zihinsel rahatsızlıklarla ilgilenen profesyonellerin çoğunu ikna etmemiştir. Bu psikolog ve psikiyatrların bir kanıt gösterememeleri savlarını zayıf kılmıştır. Nitekim, uzaylılarca kaçırılanların verdikleri raporların benzer olmasının, Batı kültüründeki insanların yarım yüzyıldan fazla bir süredir bombardımanına tutuldukları bol miktardaki kültürel malzemeden kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Örneğin “küçük yeşil adamlar”, uzaylılarca kaçırılma olayları başlamadan uzun süre önce bilim kurgunun parçası olmuşlardı. Kaçırılmadan sonra ortaya çıktığı söylenen fiziksel işaretlerin hiçbiri tıbbi açıdan, kesin olarak Dünya dışı kaynaklara dayandırılmamıştır. Dahası çocukların bildirdikleri kaçırılma olayları, ailenin ve kültürün etkisinden bağımsız değildir. Bazı terapistlerin, UFO’larla karşılaşanlarda patolojik bir durum olmadığı sonucuna varmaları ise bu deneyimlerin nesnel gerçekliği hakkında hiçbir şey söylemez.

Son yıllarda UFO’lar tarafından kaçırılma çevresinde pek çok tartışmanın olmasının nedeni, bu deneyimlere açık bir şekilde endişe ve tedavi gerektiren diğer belirtilerin eşlik etmesidir. Ama bu kaçırılmalar haklındaki psikolojik araştırmalar henüz emekleme dönemindedir. Jacobson ve Bruno “Kaçırıldıklarını anlatan kişiler arasında başlıca psikolojik bozuklukların ne kadar sık görüldüğünü değerlendirmek için daha ciddi çabalar gösterilmesinin son derece gerekli olduğunu düşünüyoruz”, demişlerdir.

UFO’larla olan diğer karşılaşmalar, göreli olarak ılımlıdır ve pek çoğu hipnoza maruz kalmak, fanteziye düşkünlük ve yanlış algılama ile açıklansalar da, çoğu durumda herhangi bir psikopatoloji belirtisi göstermemektedir.
UFO’larla karşılaşmanın gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olup olmadığına gelince, bu karşılaşmaların gerçekliği deney yoluyla doğrulanamadığı için psikoloji aracılığıyla da bu soruya kolayca cevap verilemez. Terapistler, yaşanan bu deneyimleri, yarı ölüm deneyimleri veya satanist ayinlerdeki suistimal gibi diğer insani deneyimlerle karşılaştırmakta ve nesnel bir gerçeklik belirleyememektedirler. Terapistler için bunlar sadece psikolojik olaylardır. UFO araştırmacıları sadece UFO’larla karşılaştıklarını söyleyen bu insanlar ile içinde büyüdükleri sosyal ve kültürel çevreyi inceleyebilmektedirler. 

UFO’ların gerçekten var olup olmadıkları sorusunun cevabını bulmak da gerekmeyebilir. Susan Powers’ın da belirttiği gibi: “Terapiye dair bir anlayış ve yorumlayıcı bir görüşe sahip olmak için, tarihsel gerçekle hikâye arasındaki sınır o kadar da önemli olmayabilir.” UFO’larla deneyimi olan bazı kişilere terapi yapılmasının gerektiği herkesçe kabul edildiğine göre, psikolog ve psikiyatrlar, sadece uzaylılarca kaçırıldıklarını söyleyenlere özgü olmayan bu belirtilerin tedavilerinde çeşitli yöntemler kullanabilirler. Powers ise, Ochberg ve Spiegel gibilerinin önerdikleri, hastaların hikâyelerini anlatmalarını destekleyen müdahalelerin, tedaviye yönelik yararlan olabileceğini önermiştir.

Psikolojik teorilerin, tek başlarına UFO karşılaşmalarının gizemini çözememeleri de olasıdır, çünkü UFO inanışlarının kökenlerinin kısmen de olsa kişisel deneyimlerden çok sosyal güçlere dayanması mümkündür. Steven Lynn ve arkadaşları, uzaylılarla bağlantı kurma ve kaçırılma hikâyelerinin, Batı kültüründe yaygın olarak görülen malzemeleri yansıttıklarını savunurlar. Onlara göre “şaşırtıcı veya açıklanamayan belirtileri ve davranışları açıklayabilecek uzaylılar tarafından kaçırılma hikâyeleri konusunda bilgi sahibi terapistlerin yönlendirici soruları ve önerileri, bu tür hikâyeleri destekleyip şekillendirilebilir”.UFO’larla karşılaşmak, psikolojik ve sosyolojik etkenlerin ürünü olabileceği gibi, kısmen bu etkenlerden etkilenmiş de olabilir. Bu etkenlerin hepsi de danışmanlık isteyen veya terapi müdahalesi için başvuran kişilerin tedavisinde göz önüne alınmalıdır. 

Kaynak:Ufo Dinleri (Harmoni Yayınevi)
 
Eklenme Tarihi : 27.07.2016 14:30:19
Okunma Sayısı : 1302

Yorumlar

Bu habere eklenmiş yorum bulunamadı

Yorum Yaz

Adınız Soyadınız
Yorumunuz